20 yaşındayken bir turne için geldiği İsveç’e yerleşip mesleğini burada sürdüren caz şarkıcısı Hayati Kafe ve Gotland doğumlu şarkıcı, aktris ve komedyen Babben Larsson TeaterStudio Lederman’da sahne alacaklar. Carefree Big Band’ın iki sanatçıya eşlik edeceği bu gece 3 Mart Cumartesi saat 19:30’da başlayacak.

Nat King Cole, Frank Sinatra, Dean Martin gibi ünlü ‘crooner’lar arasında anılan Hayati Kafe, “Gelmiş geçmiş en büyük crooner ve bütün bir sanatçı” olarak kabul ettiği Frank Sinatra’nın 80. yaş günü için 1995 yılında Berlin’e davet edildi ve 1997 yılında big band eşliğinde 40’a yakın “Sinatra” konseri verdi. 20 yaşındayken bir turne için gittiği İsveç’e yerleşen Hayati Kafe “Benim hayatım caz müziği ve benim için her şarkı bir hikaye” diyor.

Etkinlik sayfası için tıklayınız..

Hayati Kafe ile Yeni Asır gazetesinde yapılan röportajı okuyabilirsiniz.

– Sizin için” crooner” deniyor. “singer” olmakla arasındaki fark nedir ve siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz bu konuda?
“Crooner” şarkının sözlerine ve orijinal melodisine çok önem veren sanatçı bence. Biraz da ses kalitesini anlatıyor.
– Nasıl ve ne zaman caz dünyasında kariyer yapacağınızı anladınız? Bir gün “crooner” olarak ünleneceğinizi düşünebilir miydiniz?
İlk caz şarkılarını 15 yaşımda iken öğrendim. Ama gelecek hakkında o zaman planım yoktu her şeyden önce müzikten zevk alıyordum.
– Ünlü ‘crooner’lar arasında Nat King Cole, Frank Sinatra, Dean Martin gibi isimler var. Siz de bu grubun içindesiniz. Söyleyiş tarzınız daha çok kimlere hitap ediyor?
Herhalde benim tarzım biraz daha yaşlı kimselere hitap ediyor ama gençlerin de bazen alakasını çekiyor.
– Müziğe yaklaşımınızda etkisi altında kaldığınız ve sizi yönlendiren kişiler oldu mu?
Evet, piyanist Nejat Cendeli davulcu Turhan Eteke ve saksafoncu İsmet Siral’dan etkilendim.


– Şarkıcı Carmen McRae, Shirley Horne için “Onun gibi olmak isterdim. Hem çalıyor hem söylüyor” demişti. Siz de piyano çalarak söylemek ister miydiniz? Böyle birözlemi duyduğunuz ve keşke dediğiniz anlarınız oldu mu?

Evet ben de Carmen gibi keşke biraz daha piyano üzerinde çalışma yapsaydım diye düşünüyorum bazen.
– Beğenilmeme endişesi yaşadınız mı hiç?

Bu endişe her sahneye çıkmadan önce var tabii.

– Birlikte olduğunuz müzisyenlerle ilişkileriniz nasıldır? Örneğin Frank Sinatra’nın davulcusu Budy Rich’le aralarında devamlı bir geçimsizlik olduğu bilinir. Siz bu tür durumlar yaşadınız mı? Müzisyenler sizi nasıl tanırlar?

Evet, bazen müzisyenlerle anlaşmazlık olmuştur. Ben bazı hususlarda çok ciddi olmayı severim. Bazı müzisyenler beni sert bulmuş olabilirler.

– Söylerken çok etkilendiğiniz şarkılardan örnek verebilir misiniz?

Benim için her şarkı bir hikaye, bu yüzden örnek vermem zor.

– Sahnede heyecanlanır mısınız? Hiç sözleri unutma gibi bir durum yaşadınız mı?

Evet. Çok nadir olarak bir cümle veya söz unutmuşumdur.

– Sahnede sizden, söylemeyi hiç sevmediğiniz bir şarkı istense her şeye rağmen isteği yerine getirir miydiniz?

Hayır


– Başlangıçtan bu yana repertuvarınızda büyük değişiklikler oldu mu?

Tabii çok değişiklik oldu fakat bir yerde 1950 senelerinde başladığım repertuvara döndüm.

– Cazın dışında neler dinliyorsunuz?

Popüler müzik, soul, opera, klasik müzik dinlerim.

– Hangi ülkelere gittiniz?

Avrupa’da Fransa, Hollanda, Almanya, Finlandiya, İngiltere, İspanya, Estonya, Norveç, Danimarka’da calıştım. Amerika’da, Arjantin’de ve Venzuela’da şarki söyledim.

– Günümüzde caz müzisyeni olmak ne gibi bir anlam taşıyor sizin için?

Benim hayatım caz müziği.

– Müzikle ilgili kitap okur musunuz?

Evet oldukça

.

– Bazı şarkıcılar, sahnede vücut anlatımına da önem verdiklerini söylerler. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Evet ben de öyle düşünüyorum. Hikayeyi anlatmak için buna da ihtiyaç var.

– Size eşlik etmesini istediğiniz ama bir türlü denk düşüremediğiniz müzisyenler var mı?

Toots Thielemans, Quincy Jones

– Söylediğiniz şarkılar sizin için sadece şarkı mı? Yoksa caz motiflerinin işlenmesi mi?

Şarkıyı caza yakınlaştırmak önemli.

– Repertuvarınızı nasıl yapıyorsunuz? Ve nelere dikkat ediyorsunuz?

Anlatacağım hikaye mühim. Benim şarkı seçmem buna bağlı.

– Müzik yaşamınızda sizi heyecanlandıran ve etkisi altında kaldığınız anılarınız oldu mu?

İlk defa Hollandalı The Metropol Orchestra ve filarmoni ile şarkı söylediğim konser unutamayacağım bir anı.


– Türkiye’de cazı takip ediyor musunuz?

Türkiye’deki cazı biraz az takip ediyorum.

– İsveç’te, birlikte çalıştığınız Türk müzisyenlerden kimler var?

İsveç’te davulcu Robert Ikiz ile ve bazen Maffy Falay ile çalıştığım oldu.

– 1965 yılında İsveç’te When You Wish Upon a Star isimli plağınızı çıkardınız. Eleştiriler nasıldı?

İlk defa Türkiye’den gelen bir şarkıcının İsveççe şarkı söylemesi biraz sansayon yarattı.

– 1974 yılında hayatınızda yeni bir dönem başlıyor. Hayati’s Cafe isimli bir kulüp açıyorsunuz. Buna neden gereksinim duydunuz?

Bu hadise biraz oyun gibi oldu. Niyetim bir sene bu kulüple çalışmaktı ama neticede 5 sene devam etti.

– 1995 yılında Berlin’e, Frank Sinatra’nın 80’inci yaş gününe davet edildiniz. Bu önemli etkinlikten bahsedelim mi?

Bu hadise tabii ki benim için çok büyük bir şeref oldu. Frank Sinatra bence gelmiş geçmis en büyük “crooner” ve komple artist.


SİNATRA ŞARKILARI
– 1997 yılında big band eşliğinde 40 kadar “Sinatra” konseri verdiniz. Onun repertuvarını mı söylediniz? Bu büyük sanatçıya ithafen yapılan bu konserler duygusal anlamda sizin için ne ifade ediyordu?

Evet konserler tamamıyla Sinatra’nın repertuvarında olan şarkıları takdim etti. Ben bu durumdan çok gurur duydum.

– 2003 yılında İsrail yapımı bir filmde politik yönden göçmen statüsünde olan bir Türk vatandaşını canlandırıp Canım Canım şarkısını söylediniz. Bilinçaltınızda kendinizi de göçmen konumunda görerek mi projede yer aldınız? Bu sizin sinemada ilk deneyiminiz miydi?

Tabii ki benim başımdan geçenler ve tecrübelerim faydalı oldu. Daha önce İsveç’te “Black Jack” filminde ve Fransa’da ufak bir filimde rollerim olmuştu.

ESKİ İSPANYOLCA

– Sinema ve müziği birlikte yürütmek ister miydiniz?

Sinemaya daha çok kaza olarak iştirak ettim. Film artisti olmaya niyetim yoktu.

– 2006 yılında ilk kez İskandinavya’da Ladino Festivalini düzenliyorsunuz. Bu konudaki çalışmalarınız, ait olduğunuz orijinin müziğine katkıda bulunmak ve dilini yaşatıp, tanıtmak olarak düşünülebilir mi?

Evet tamamıyla öyle. Ayrıca Ladino dediğimiz eski İspanyolca’nın bir şekilde biraz tekrar müzikte canlanmasını ümit ediyorum. Bu müziğe de biraz caz katmaya çalışıyorum.

– 2013 yılında Buenos Aires şehrinde Notorius caz kulübünde söylediniz. Tango denemeleriniz de oldu mu?

Çok az fakat çok tango dinlerim. Belki gelecekte bir program yaparım.

– Yanılmıyorsam yarım asırlık süre zarfında ilk kez Türkiye’ye geliyorsunuz. Hiç özlem duymadınız mı?

Tabii ki çok özlem duydum ve çok heyecanlıyım. Doğduğum şehir İstanbul’u çok değişmiş ve büyümüş bulacağım herhalde.

“Carnegie Hall benim hayalim”
– Yaşamınız da yapmak istediğiniz ama bir türlü sonuca ulaşamadığınız projeler oldu mu?

Bir gün New York’ta Carnegie Hall’de konser vermek isterdim.

– Cazı nasıl tanımlarsınız?

Bence son iki yüzyılın en mühim sanat dalı.

– Genç müzisyenlere ne gibi öğütler verebilirsiniz?

Kendi kimliklerine sadık kalmaları en mühim şey.

– İsveç, caz müzisyenlerine kucak açan bir ülke olarak bilinir. Dilini bilmediğiniz ve tanımadığınız bir ülkede yaşamak sizi ürkütmedi mi?

Ben küçük yastan beri beş dil konuştuğum için hiç korkusuz İsveççeye de başladım. Bir iki hafta sonra biraz tarzan usulü derdimi anlatabiliyordum.

Kaynak: http://www.hayatikafe.com/ - http://www.carefreebigband.se/ - http://www.babben.se/ - https://sv.wikipedia.org - https://www.yeniasir.com.tr/