Fikret Çeşmeli, Türkiye’den İsveç’e göçü simgeleyen önemli isimlerden biri. Tiyatro sanatçısı, müzisyen, ressam ve yazar Fikret Çeşmeli’yi ve çok değerli ailesiyle yaptığımız keyifli röportajı sunmak istiyoruz.

Röportajımızı, her köşesi sanat dolu bir evde yapıyor olmanın büyük heyecanı içindeyiz.

Daha kapıdan içeri girdiğimiz andan itibaren, duvarda asılı saz, köşede duran piyano, karşısındaki gitar,  hemen her duvarda tiyatro sahnelerinden siyah-beyaz fotoğraflar, kitaplar ve plaklar bize çok keyifli bir sohbetin gerçekleşeceğinin habercisi gibiydiler. Bizleri sanat dolu bu güzel evde tüm içtenlikleriyle ağırlayan Çeşmeli Ailesi’ne sonsuz teşekkürlerimizi sunuyor ve röportajımıza başlıyoruz.

Fikret bey, öncelikle Sanat Magasin okuyucularına kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz ?
1961 yılında Konya’nın Kozanlı kasabasında doğdum.
Henüz 5 yaşındayken babam İsveç’e işçi olarak gelmiş. Yıl 1966, İsveç’in dış ülkelerden işçi gücüne ihtiyacı olduğu yıllar. Haliyle o dönem çalışmaya gelenlerden. Aslında başlarda sürekli kalma gibi bir planı yokmuş buralarda fakat 1970’lerde bizi de yanına almaya karar vermiş. Ben İsveç’e geldiğimde 14 yaşındaydım.

İsveç’e ilk geldiğinizde ne gibi zorluklar yaşadınız?
Öncelikle babamdan öğrendiğim birkaç kelime haricinde İsveççe bilmiyordum, hatta ağır bir Konya lehçesine sahiptim. Geldiğimizde ergenlik çağındaydım. Ne tam çocuktum ne tam yetişkin. Bu süreç normalde bile ağır yaşanırken, bir de kimseyi tanımadığınız, dilini anlamadığınız bir ülkeye geldiğinizde tüm zorluklar daha da katlanıyor ister istemez.
İnsanın kendisini geliştirmesi gerekiyor, ben de dil konusunda kendimi geliştirmeye özen gösterdim. Sahnede konuşulan dil bence önemli ve örnek teşkil ediyor. Zaman içerisinde, eşimin İstanbullu olması, benim tiyatro ve müzik çalışmalarım gibi etkenlerle Türkçem de değişti ve gelişti.

Eşinizden bahsetmişken, bize Hülya hanımla nasıl tanıştığınızı anlatabilir misiniz?
Hülya Hanım söze girer; aslında onu ben anlatabilirim. (gülüşmeler)

Hülya Çeşmeli: Världsteatern’de Yıldız Kafkas’ın eğitmenliğinde tiyatro oyunları sahneliyorduk. Tiyatro, Tensta’daydı ve arkadaşlarımla her hafta sonu oraya giderdik. “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler” oyununu oynuyorduk. Ben kraliçe rolündeydim ve oyuna bir kral lazımdı. Birkaç tane kral adayı geldi ama bir türlü devam edemiyorlardı.

Daha sonra Alby’den Fikret adında bir çocuk geliyormuş ve kralı o oynayacakmış dediler. Tiyatro çalışmasının olduğu bir gün tıpkı rolümdeki gibi kraliçe olarak oturuyordum sahnede. Kapı açıldı ve içeri Fikret girdi. Salona adım attığı o an çok heyecanlanmıştım. 17 yaşında çok genç ve yakışıklı bir çocuktu. Aranan kral bulunmuştu. (gülüşmeler)

O dönemde beraber rol aldıkları bu tiyatro oyununun siyah beyaz fotoğraf karelerini gösteriyorlar duvarda.

Fikret Bey sizin sanatçı olduğunuzu biliyorduk ama Hülya Hanım’ın bu yönünü hiç bilmiyorduk açıkçası.
Biz Hülya’yla birçok oyunda birlikte rol aldık. Aziz Nesin’in “Pırtlatan Bal” oyununda da yine karı kocayı canlandırdık mesela.

Fikret Cesmeli SANAT Interview

Daha sonrasında aranızda neler oldu? Herşey nasıl gelişti?
Hülya Çeşmeli: Şöyle oldu. (gülüşmeler) Ben Fikret’i seviyordum ama bir türlü söyleyemiyordum. O da beni seviyormuş; ama benim de bundan haberim yoktu.

Bir gün oyun bitti, yaz tatiline ayrılacağız ve herkes birbirine gül hediye ediyor. Ben de Fikret’e bir gül vermek istiyor; fakat çok utanıyordum. Yanımdaki arkadaşımdan gülü benim adıma Fikret’e vermesi için yardım istedim. Çok hoş bir kızdı. Bu yüzden bir yandan da “bu kız çok güzel Fikret ya onu severse” diye düşünüyordum. Tam o anda arkadaşım beni arkamdan itekledi ve kendimi Fikret’in önünde buldum. Gülü uzatıp hemen ayrıldım oradan.

Gel zaman git zaman, bağlama kursları ve tiyatro çalışmaları derken görüşmelerimiz arttı tabii. Fakat yaşadığımız kültür farklılığı birlikteliğimizi çıkmaz bir yola sokuyordu. Ne yazık ki sürekli ailelerimizden gizli görüşmek zorundaydık. Ailelerimize söylemek istesek bile böyle bir birlikteliği kabul etmeyeceklerini biliyorduk.

Bir gün Fikret okul çıkışına geldi ve “bu böyle olmayacak” dedi. Eve gitmek üzere tren istasyonuna gittik, Hallonbergen’de. Her ikimizin treni de gelmek üzere, o zamanlar hangi trenin ne zaman geleceği şu andaki gibi ekranlarda yazmıyordu. Bir taraftan benim trenim gelecek, diğer taraftan Fikret’in treni. O anda bir karar aldık, eğer benim trenim gelirse ben binip evime gidecektim. Fikret’in treni gelirse ikimiz beraber gidecektik.

Fikret’i seviyordum ve onunla bir aile kurmak istiyordum kesinlikle; ama annemden korkardım ve o anda içimden umarım benim trenim gelir diye geçiriyordum açıkçası. Çünkü sonrasında nasıl bir açıklama yapacağımı bilmiyordum.

Uzaktan bir tren sesi geldi, ikimiz de çok heyecanlıydık ve çok sessizdik. Fikret’in treni geldi, hiç konuşmadan sessizce bindik ve oturduk. (gülüşmeler)

Fikret Çeşmeli: (duvarda asılı fotoğrafı göstererek)
Kısacası o tiyatro sahnesinde hayat buldu bizim hikayemiz, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’deki kral ve kraliçe ile.
İlk pamuk prensesimiz Arzu oldu, ikinci kızımız Elif ise 5 sene sonra dünyaya geldi. Noktayı koyduğumuzu sanıyorduk (gülüşmeler); ama 10 sene sonra Selma katıldı aramıza.

Bize kızlarınızın isimlerini söylerken en küçük kızınız için Selma dediniz fakat, röportaj öncesinde ve önceki sohbetlerimizde Selma’ya “Zeynoş” dediğinizi duyduk. Bunun bir hikayesi var mı?
Çünkü iki ismi var, Selma Zeynep. Zeynep annemin adı ama biz ona aile arasında ve Türkiye’ de akrabalar arasında Zeynoş diyoruz ama ailenin dışında, daha yaygın olarak Selma ismini kullanıyorlar.

Hülya Çeşmeli: Ben Zeynoş demeyi daha çok seviyorum.

Bu eve adım atınca etrafta bulunan müzik enstrümanları, şarkı söylemeye hazır bir mikrofon ve ses sistemini görünce sanatı ne kadar içten ve sık yaşadığınızı anlayabiliyoruz.
Fikret Çeşmeli: (piyanonun olduğu köşeyi göstererek) Zaten burası Zeynoş’un köşesi.
Hülya Çeşmeli: Bize akşamları çok güzel konserler veriyor.

Biraz da Selma’ya yöneltiyoruz sorularımızı.

Selma Cesmeli SANAT Interview

Tiyatrocu bir anne, tiyatrocu ve müzisyen bir baba aynı zamanda müzisyen iki abla. Bu denli yoğun olarak müzik ve tiyatroyla ilgilenen bir ailenin içinde Selma Çeşmeli olmak nasıl bir duygu?
Selma Çeşmeli: Tabii ki çok güzel bir duygu, ailem bana her zaman büyük destek oldular. Şarkı söylemek istediğimde de, dans etmek istediğimde de, her zaman arkamda durdular ve durmaya devam ediyorlar.
Fikret Çeşmeli: Selma 3 yaşından beri dans eğitimi alıyor. İsveç Kraliyet Bale Okulu’ndan mezun oldu. Ardından lisede SödraLatin’e gitti. Burada aldığı bale eğitiminin yanı sıra daha birçok dans ile ilgili eğitim aldı. Liseden sonra Balet Akademi’ye devam etti.
Selma Çeşmeli: Aslında ben enstrüman çalmayı da denedim ama şu anda çalabildiğim bir müzik aleti yok. Yine de gitar çalabilmeyi çok isterdim.

Hülya Hanım’a ve Selma’ya soralım.
Fikret Çeşmeli evde nasıl birisidir?
Selma Çeşmeli: Babamın bazı özellikleri vardır; mesela “keyif çayı” onun için vazgeçilmezlerden biridir.
Hülya Çeşmeli: Evet, kesinlikle. Bu keyif çayı o kadar önemlidir ki, treni kaçıyor olsa bile o çayı içmesi gerekir. (gülüşmeler)
Titizdir aynı zamanda, özellikle mutfakta ve yemekler konusunda fazla hassastır. Temizlik onun için önemli bir faktör olmuştur hep. Çalışkandır, okumayı, müzik dinlemeyi ve yazmayı sever.

Sohbetimiz sırasında “keyif çaylarımızı” tazelemek için röportajımıza kısa bir ara veriyoruz. Bu arada evin küçük prensesi Zeynoş’la sohbet ederken, bizim için de küçük bir dinleti vermesi için ısrarcı oluyoruz. Bizleri kırmayıp, biraz da Hülya Hanım ve Fikret Bey’in desteğiyle açıyor mikrofonun sesini. İngiliz şarkıcı Ed Sheeran’ın The Hobbit filmi için bestelediği “I See Fire” ile kulaklarımızın pasını siliyor bir anda. Daha ilk saniyesinden itibaren soluksuz dinliyoruz bu güzel sesi. Ne mutlu böylesine sanat dolu bir ailenin içerisinde olmak, diye devam ediyoruz sohbetimize kaldığımız yerden.

İsveç Devlet Tiyatrosu’na kabul edilen Türkiye kökenli ilk oyuncusunuz bildiğimiz kadarıyla, bize tiyatroyla ve müzikle başlayan ve bu günlere kadar kesintisiz bir şekilde uzanan bu serüveni anlatabilir misiniz ?
İsveç Devlet Tiyatrosu’na girmek maceranın en son durağıydı. Her şey benim için Keloğlan Çocuk Tiyatrosu ile başladı. Belgeseli yapıldı ve geçtiğimiz haftalarda galası vardı; “Jag kan vara ett lejon”.

Mazlum Kiper ve Kenan Gündoğdu, 40 sene önce Fittja’da, Botkyrka’da Türkiye kökenli çocuklar için bir tiyatro okulu kurdular. Öğrendiğim birçok şeyi, sonraları baba oğul gibi olduğumuz Mazlum Kiper’e borçluyum. Ben fazlasıyla içine kapanık, insanlarla konuşmaktan çekinen hatta o dönemler kekeme olduğum için iletişim kurma konusunda oldukça zorluk çeken bir çocuktum. Öğrenci müsamerelerinde seçilen çocuklara gıpta ile bakar içimdeki heyecanı bir türlü dışarı yansıtamazdım.

Ta ki 14 yaşımda İsveç’e gelip, o tiyatro okulunun kapısından içeri girene kadar. Aynı dönemde resim yaparak, -ki bu işlerin en başında gelir- ve bağlama çalarak kendimi geliştirmeye devam ettim.

Daha sonra Hülya’nın da içinde olduğu Tensta’daki pamuk prenses oyununa girdim. Bir buçuk, iki yıl kadar sürdü buradaki eğitim ve oyunlarımız. Bu sırada Mazlum Kiper’le olan çalışmalarımız da devam ediyordu.

O dönemler büyük bir heyecanla takip ettiğim, oyunlarına gittiğim, 1980 sonrası Türkiye’den İsveç’e gelen ve çoğunluğu İstanbul Şehir Tiyatroları mensubu, Tuncel Kurtiz, Ayşe Emel Mesci, Ragıp Yavuz, Mahmut Gökgöz ve Serpil İnanç’ın da içinde bulunduğu “Halk Oyuncuları” adında bir tiyatro vardı. Bana o yıllarda gelen teklifin ardından (başrollerden biriydi) iki yıl boyunca Avrupa ve İskandinavya turnesi yaptık. Birçok şehirde birçok kez sahne aldık. Bu turne bana büyük bir tecrübe kattı tabii.

Halk Oyuncuları ile birlikte sahne almaya başladığımda henüz 24 yaşındaydım, üstelik yeni baba olmuştum. Hülya’nın büyük özverisi sayesinde o işin içinde bulunabildim. Hülya o süreçte yanında olmam konusunda ısrarcı olsaydı, belki de bugün bu sohbetleri edemiyor olacaktık.
Çok fazla bir şey pişirmesini de bilmiyorduk açıkçası, alışveriş bile yapmasını beceremiyorduk.

Yaşanan onca sıkıntıya rağmen, hayatım boyunca hep sevdiğim işleri yapmak için dua ettim. Bu küçük heveslerle çıktım yola. Fakat birgün gelip de İsveç’te, İsveç sahnelerinde hem de İsveççe tiyatro oynayacağımı hayal bile etmemiştim. Müzikle, resimle ve tiyatroyla uğraşıyor olmak bana haz veriyordu ama işin bu boyutlara taşınmış olması beni de şaşırtıyor zaman zaman. Ben tıpkı müzikle uğraştığım gibi, bir işim olur yanında da tiyatroyla uğraşırım diye düşünüyordum. Ta ki 1992 yılında İsveç Devlet Tiyatrosu yabancı kökenli tiyatro oyuncularını bünyesine katmak için tiyatro seçmeleri başlatana kadar. Yapılan görüşmelerin ardından, iki yüz’den fazla katılımcı içinden on kişi seçmişlerdi. Seçmeler üç etaplıydı, İsveççe biliyordum, o konuda bir endişem yoktu fakat o zamana kadar hiç İsveççe oyun oynamamıştım. Tüm bu aşamaları geçip İsveç Devlet Tiyatrosu’na giren on kişiden biriydim.

Fikret Cesmeli SANAT Interview  Beş, altı sene boyunca her yıl turne yaptık. Tüm İsveç geneli ve sahnelerinde defalarca oyunlar oynadık. Shakespeare’den tutun da günümüz oyunlarına kadar beraber bir çok oyun sahneledik. O dönem benimle seçmeleri geçen müzisyen ve aynı tiyatrodan dört arkadaşım vardı. Daha sonraları Svenskarna olarak duyduğunuz grubun temelleri o zamanlar atılmıştı.

Tüm bu sürecin ardından başka bir iş yapamayacağımı anlamıştım. O gün karar verdim tiyatro ve müzikten başka bir iş yapmak istemediğime, bu uğurda çoğu zaman sıkıntılar yaşayıp parasız bile kaldık ama kendimce aldığım kararımı hiç bozmadım ve o gün bu gündür sanatın dışında başka hiç birşeyle uğraşmadım.

Deli Dumrul’un, Karagöz Hacivat’ın ve Nasreddin Hoca’nın İsveç Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenme hikayesini anlatır mısınız ?
İsveç Devlet Tiyatrosunda oynadığımız dönmelerde, bizlerden kendi kültürümüze ait, kökeni eskilere dayanan hikayeler, masallar araştırıp gelmemizi istediler. Ben de o dönemde Kenan Gündoğdu’dan yardım almış ve Dede Korkut Masalları’yla ilgili bir araştırma yapmıştım. Deli Dumrul, çevirisi için çok zaman harcadığımız bir oyundu; çünkü dili çok ağırdı. Kısa zamanda çok büyük bir ilgi gördü İsveç seyircisi tarafından.

Nasreddin Hoca da yine kendime ait, tek kişilik bir oyundu; hikayelerini modern olarak uyarlayıp çocuklar için İsveççe sergilemiştim. Tıpkı bizde olduğu gibi, İsveç’te de gencinden yaşlısına birçok insanın keyif alarak izlediği bir proje olmuştu. Hatta Norveç’ten bile o dönemde teklif almış, orada da bu oyunu yine İsveççe olarak 8 kere oynamıştım.

Karagöz ve Hacivat ise babamla benim hikayemdi aslında, bir çeşit uyarlama; İsveç’e gelen Hacivat ve Karagöz’ün hikayeleri. Bu gösteri en yoğun gösterilerimizden biriydi. Bu oyunu yardımcımla beraber yüzden fazla sahnelemişizdir.

Bizlere Anders Hammerlund’la olan birlikteliğinizden ve tanışma hikayenizden aklınızda kalanları aktarabilir misiniz?
Hülya’yla yeni evlendiğimiz dönemdi. Besteler yapıyor yeni projeler üretmek için sürekli çalışıyordum. 20 yaşındaydım ama bize özgü sanatsal zenginliklerin, batının sanatsal zenginliğiyle harmanlanması gerektiğini düşünüyordum ve çalışmalarımı bunun üzerinde yoğunlaştırdım. O dönem İsveç Merkez Radyosu’nda yapımcı olan Anders Hammerlund, Musik Museet’de verdiğimiz bir konseri izlemiş ve çok beğenmiş. Konserden sonra yanımıza gelip kendisini yapımcı olarak tanıştırdı. Fakat, ben o zamanlar yapımcı nedir, ne işe yarar gibi şeyleri hiç bilmiyordum ama içimden “ne kadar iyi adam” filan diye geçirmiştim. Çünkü sürekli olarak sesimin güzel olduğundan, bağlama çalmamdan ve yaptığım müzikten övgüyle bahsediyor olması hoşuma gidiyordu. Yaptığımız müzik radyoda yayınlanacakmış, o zaman öğrendim Anders Hammerlund’un ne iş yaptığını. Müzikle uğraştığını ve bu konuda özellikle kültürel açıdan birçok araştırmaları olduğunu fark ettim. Daha sonrasında İsveç Radyosu’nda programlar yapmaya başladık. Hatta bazı araştırmalar için beraber Türkiye’ye bile gittik.

Kurduğum yeni grupla beraber kendisine yapmak istediklerimi anlattım. “Bizdeki ve batı müziğindeki zenginliği birleştirmek istiyorum, bu konuda bana yardımcı olur musun?” diye bir teklif sundum. Bu şekilde beraber çalışmaya başladık. Hatta o kadar ki, Anders Hammerlund doktora tezinde beni konu aldı.

Fikret Çeşmeli, gözleri kitabı arar gibi etrafa bakıyor. Bir bakıp geleyim belki bulurum deyip fırlıyor yerinden.
Kısa bir süre sonra içerisinde not kağıtlarıyla dolu kalınca bir kitapla iniyor aşağıya.

Fikret Çeşmeli: O günden bu güne kadar yaptığım her albümde, verdiğim her konserde yanımda olan nadir kişilerdendir. Aynı zamanda çok iyi bir aile dostumuzdur, fırsat buldukça görüşürüz.

Evinizin genel düzeninden ayrıca yemek masanızın büyüklüğünden de anlaşılacağı üzere, evde vakit geçirmeyi ve konuk ağırlamayı seviyorsunuz.
Ailece beraber olduğunuz özel günleriniz var mıdır?
Hülya Çeşmeli: Ailece birbirimize çok düşkünüz. Kızlarımız, damatlarımız, torunlarımız arkadaş gibiyiz. Sıkça bir araya gelir, yemek yer ve oyun oynarız. Özellikle Trivial Pursuit en sevdiğimiz oyundur. Tabii sürekli yeni oyunlar keşfetmeyi severiz.

Bu yakınlık bizim için çok önemli ve mutluluk verici. Bunu başarabildiğimizi hissetmek çok güzel. Kolay yakalanabilen birşey değil genel olarak, bu yüzden şanslı olduğumuzu düşünüyorum.

Biz beraberken çok eğleniyoruz ve mutlu oluyoruz, zaman geçirmeyi, paylaşmayı seviyoruz kısacası.

Fıkret Cesmeli SANAT InterviewBir ara sohbetimiz sırasında Selma bize, Fikret Bey’in bazı titizliklerinden bahsetti. Bu konuda birşeyler söylemek ister misiniz?
Hülya Çeşmeli: (gülüyor) Aslında bir sanatçıda olması gereken hassaslıklar bence. Titiz olduğunu başlarda söylemiştim zaten, mesela çay içeceği zaman her seferinde bardağı kontrol eder. İşin hoş tarafı, dışarıda olsak bile bu temizlik kontrolünü hiç çekinmeden ve gizlemeden yapar.

Selma Çeşmeli: Bir de babam için en önemli şeylerden bir tanesi, ekmeğin üzerine sürdüğümüz yağın kutusunun içine ekmek kırıntısı düşmeyecek. (hep beraber gülüyorlar)

Fikret Bey, her ne kadar siz kendinize yazar demesenizde aslında çokça ilgi gören bir kitap yazdınız “Alev Alev Kar ve Kupkuru Yağmur” ve bu kitabı da tamamen İsveççe yazdınız. Okurlarımıza bu kitap hakkında biraz bilgi verir misiniz?
Kitabın içerisinde, size yüzeysel olarak anlattığım yaşanmış hikayelerin ve daha birçoğunun fotoğraflarıyla birlikte deyatlı anlatımları var. Yaşadığım olaylar, sergilediğimiz oyunlar, turneler, müzik yolculuğu, İsveç’e geliş hikayemiz hepsi bu kitabın içerisinde var. Kitap artık raflardaki yerini aldı o yüzden bu kadar rahat anlatabiliyorum ama asıl sancılı süreç kitabın yazım aşamasıydı. İsterseniz o bölümü Hülya anlatsın.

Hülya Çeşmeli: Akyaka’daydık, akşam üzeri Elif ve Zeynoş’la birlikte denizden eve döndük. Fikret o gün eve erken gelmiş ve güzel de bir sofra hazırlamıştı, birşeyler olduğunu anlamıştım. Tam o anda Fikret bana: “Hülya ben kitap yazacağım” dedi. Ufak tefek çeviriler ve yazılar için bile çoğu zaman ne kadar fazla uğraştığımızı hatırlayınca dedim ki; “bu iş zor, yapamazsın, nasıl yazacaksın? Kitap yazmak öyle kolay mı?”

Kolay olmadığını ikimiz de zaman içerisinde gördük. Sabahlara kadar, günlerce aralıksız yazılan yazılar.

Fikret Çeşmeli: Bu kitabın diğer bir ilginç tarafı da herşeyi yazıp, bitirip, yayın evine götürüyordum ve olmamış diye yazıyı geri gönderiyorlardı. İkinci deneme, üçüncü deneme, en sonunda yayın evi sahibi “sen bu işi yapamayacaksın galiba, hikayen güzel ama istersen kitabı başkasına yazdır” deyince aklım başıma geldi ve aslında herşeyi yakıp, yıkıp vazgeçmem gerekirken, ben tam tersini, savaşmayı tercih ettim ve en iyi şekilde kitabı yazıp bitirmeye karar verdim; çok şükür öyle de oldu. Kısa zamanda Türkçesini de yazmak istiyorum. (gülüşmeler)

Hem bir yazar, hem bir müzisyen, hem bir tiyatro sanatçısı olarak burada yaşayan gençlere iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?
Hayatım içerisinde yaşadığım herşeyi kitabımda anlattım. O kitaptan birçok kişinin kendisine ait bir mücadele bulacaklarına inanıyorum. Gençlerin, yapmak istedikleri ve sevdikleri işleri yapmalarını ve bu konuda inatçı olmalarını öneririm. Kendilerini geliştirmeye ve yeni şeyler öğrenmeye her zaman açık olmalılar. Başka insanlardan korkmamak lazım, paylaşmak lazım, aşmak lazım duvarlarımızı. Malesef bu zamanda bile senelerce burada yaşamış ama İsveççe konuşamayan, yıllarca bu kültürün içinde yaşayıp ayak uyduramayan bir çok insan var. Çocuklarımıza sanatı, sporu sevdirmemiz, paylaşmayı ve sevgiyi öğretmemiz lazım.

Açılış günümüzde bizimle beraberdiniz ve Sanat Scenen’de sahne aldınız, özellikle bizlere söylemek istediğiniz birşeyler varsa, bizimle paylaşmanızı isteriz. Sizden alacağımız tavsiyelerle daha da iyi şeyler yapmak için çalışacağız.
SANAT ekibi olarak sizlerin de ne kadar uğraştığınızı özellikle bilen biri olarak, ortaya şaheser birşey çıkarttığınızı söyleyerek başlayabilirim, ama bu sakın yalakalık diye algılanmasın. Yaptığınız röportajlardan, derginizin baskı kalitesine kadar en ince ayrıntılar için zaman harcadığınız ve bu işe gönül verdiğiniz çok açık. Herşeyin gönlünüzce olmasını diliyor ve Çeşmeli Ailesi olarak sizlere sonsuz desteğimizi sunduğumuzu bilmenizi istiyoruz.

Fıkret Cesmeli SANAT Interview