Türkiye’den İsveç’e göçün başladığı yıllarda, bu değişimi yaşayan çocukların gelişimi ve sosyalleşmesi için 40 yıl önce Fittja’da kurulmuş bir tiyatro ve bu tiyatronun kahramanlarının hikayesini karşımıza getiriyor “Jag kan vara ett lejon” belgeseli.

Fittja’da kurulan bu çocuk tiyatrosunun ilk öğrencilerinden olan Fikret Çeşmeli, Södra Teatern’de ilk sahne aldığında gerçekleştirdiği pandomim performansıyla karşılıyor bizi. Detaylı oyunculuğuyla, hem tiyatroya ilk defa adım atan o genç çocuğun hissettiklerini hem de o gün sahnelediği gösterinin duygusunu aynı anda veriyor. 

Fikret Çeşmeli’nin anlatımı ile geçmişe gidiyoruz. Gözlerimizi kapatınca Türkiye’nin bir köyünden İsveç’e yeni gelmiş; heyecanlı, güçlü, yabancı çocuğun gelişimini içimizde hissediyoruz.  Sanatın gücünün ve yaratıcılığının, kuzeyde tekrar hayata gelen bu çocukları nasıl değiştirdiğini heyecanla izliyoruz.

 

jag kan vara ett lejon

Ama sonra karşımıza ne çıkacağını anlıyoruz. Bizi neyin beklediğini biliyoruz. Ama nedenini bilmiyoruz. Ve anlamak için soruyoruz babamıza.

Geçmişimizden taşıdığımız alışkanlıklara tutunuyoruz belki de. Korkuyoruz çünkü. Bilmediğimizden korkuyoruz, bize ne diyeceklerinden korkuyoruz, kendimizden, geldiğimiz yerden korkuyoruz. Ve kasalara kapatıyoruz sevdiklerimizi.

Kenan Gündoğdu ve Baba Zula ile beraber bulutların üstünden bırakmışken kendimizi; insan olmanın ağırlığı çöküyor üstümüze. Yazık oluyor bu çocuklara, yazık oluyor hepimize. İnsanlığın kavgası devam ediyor.

Kavga sürdükçe göç devam ediyor; ne sana ne de bana kalıyor sanatın güzelliği, yaratmanın birleştiriciliği.

Filmin ilk anlarından sonuna kadar geçmişle günümüzü karşılaştırmak zorunda kalıyor izleyici.  40 yıl önce tiyatroya koşan 70-80 kişiyi düşünüyoruz. Ve merak ediyoruz bugün neredeyiz? İnternetin, sonsuzluk ve hiçliğinin, insanlığa sunduğu bağımlılığın içinde mi kaybolduk? Hayatta kalmak için fatura ödemek zorunda olduğumuzu anlayıp para kazanma derdiyle hislerimizden mi olduk? Kadın olmak mıydı suçumuz? Halbuki fevkalade değerli değil miydik? Gücümüzü neden kaybettik? Yoksa yalnızca büyüklerimizi mi takip ettik? Sadece bize benzeyeni mi sevdik? Yoksa sevgiyi mi bilemedik?

Belgesel 40 yıl öncesini yaşamış olandan, hayatı yeni tanıyan gençlere kadar herkesi; göçü, yaşamı ve sanatı en yoğun hislerle tekrar gözden geçirmeye itiyor.

Bu zor ve önemli konuyu ele aldıkları için başta Emrah Sönmez, Berker Agun ikilisine ve beraberindekilere emekleri ve yaratıcılıkları için teşekkür ederiz..

Melih Öncel