İsveç ve Türkiye’de, yıllardır yapmış olduğu önemli çalışmalar ve eğitime verdiği sonsuz destek ile hepimizin saygı duyduğu sanatçı ve eğitmen Nazım Onay, SANAT Magasin’in 3. sayısında konuğumuz oldu.

Hikayesini dinlerken anlıyoruz ki o, yaptığı iş için hergün yeniden doğanlardan.

Bir çoğumuza ilham olacak hikayesini aktarmaktan dolayı mutluluk duyuyoruz.

Nazım Bey sizi hem Türkiye’de hem de İsveç’te yaptığınız işlerden dolayı hayli fazla sayıda tanıyan kişi var elbette; ama tanımayanlar için bize kısaca kendinizi tanıtabilir misiniz?

Ben 1961 Eskişehir doğumluyum. Dört kardeşiz ve ben üçüncü çocuğum. Babam hava radar komutanlığında görev yaptığı için dört kardeşin her biri farklı şehirlerde doğmuş. En büyüğümüz Diyarbakır, abim İskenderun, ben Eskişehir ve kız kardeşim Ankara doğumlu. Çocukluğumun ilk dönemi Sinop Ayancık’da geçti, üç yaşından yedi yaşına kadar burada yaşadık. Ben yedi yaşındayken babamın görevi sebebiyle tayini çıkınca ailece Ankara’ya yerleştik. 1967 yılından 2009 yılında İsveç’e yerleşinceye kadarki süreç hep Ankara’da geçti. İlk oturduğumuz semt Anıttepe’ydi, o yüzden çocukluğumun ikinci evresi Anıtkabir ve çevresinde geçti diyebilirim. Ortaokul ve lise dönemimde de hep Ankara’daydım. O dönem yaşadığımız şehir ve bölge çok sakindi; aslında tam bir memur kentiydi. Çok güvenli, sosyal hayatın yüksek olduğu, ailelerin sık sık birlikte sinemalara gittiği hatta Maltepe’de bulvarın olduğu bölge çok aktif ve hareketli olan bölgelerdendi. Çok keyifli bir çocukluk yaşadığımı söyleyebilirim. Arkadaşlarımla birlikte yürüyerek Kızılay’a gitmek en büyük zevklerimizdendi. Bizler Ankara’nın güzel dönemini yaşayanlardanız.

Müzikle ilk tanışmanız ve hayatınıza nasıl girdiğini okuyucularımıza anlatır mısınız?

Lisede okuduğum yıllarda saz çalan bir arkadaşım vardı, kendisi İzzet Altınmeşe’nin kardeşiydi Ali Altınmeşe. Ben, ilk olarak ondan etkilendim fakat yine o dönemde başka bir arkadışmla ritim merakı sardı bizi. Hatta ilk müzik çalgım su kabağının kurutulup içinin boşaltılmasıyla yapılan ve tırnaklarla çalınan el yapımı bir ritim çalgısıydı. O dönemde kendi oyuncaklarımızı bile çoğu zaman kendimiz yapıyorduk.

Şimdilerde bu kadar başarılı bir eğitmen ve müzisyen olduğunuz halde müzikle lise yıllarına kadar ilgilenmemiş olmanız ilginç aslında, bunun belirli bir sebebi var mı?

Biraz evvelde bahsettiğim gibi çocukluk yıllarımda Ankara bir başka güzeldi, sessiz, sakin bir memur şehriydi fakat seksenler öncesi bu huzur ortamı hayli azalmıştı ve siyasal olarak zor bir dönemden geçiliyordu. Evimizin duvarında asılı duran bir cümbüş vardı. Arada bir onu alıp kurcalardım fakat ergenlik dönemime denk gelen sıkıntılı süreçte bırakın böyle bir yeteneğe sahip olup olmadığımı farketmeyi, evden okula gidip gelirken bile sıkıntılar yaşıyorduk. Belki de tüm bu sebeplerden dolayı liseye kadar müziğe karşı yoğun bir ilgim olamadı.

Daha sonrası benim için daha ilginç bir hal aldı aslında. Birgün bir arkadaşımın evinde otururken köşede duran bir saz olduğunu farkettim ama sazın hali içler acısıydı. Kirden simsiyah olmuş, yağ pas içerisindeydi ve üstünde sadece bir teli vardı. Arkadaşıma sazı ödünç alıp alamayacağımı sorduğumda. “Tabii tabii al git, biz de kurtulmuş oluruz” diye mutlu bile olmuştu. Ben o köşede atılı halde duran sazı alıp, başımda herhangi bir hoca olmadan tek telle başladım ufaktan ses çıkartmaya; tıpkı ilkel insanlar gibi. Velhasıl uzun uğraşlar sonucu biraz birşeyler çalmaya başladım ama o süreç ev ahalisi için bayağı bir eziyet olmuştu. Salondan ve diğer odalardan uzak olduğu için aile meclisinin aldığı kararla çalışmalarıma banyoda devam ettim. Azimle uğraşarak devam ettirmek istediğim bu iş için çözüm yolları aradığım sırada arkadaşlarımdan bizim okula, dışardan saz çalan bir öğretmenin gelip gittiğini öğrendim. Okulumuzun daimi öğretmenlerinden olmadığı için tıpkı bir ajan edasıyla izini sürmeye başladım.

Gördüğüm ilk yerde hemen yanına gidip “Hocam benim içimde saza karşı çok büyük bir sevgi var ama uğraşıyorum uğraşıyorum bir türlü yapamıyorum, bana yardımcı olabilir misiniz?” dedim. Çok büyük saygı duyduğum ilk hocam Mehmet Ali Gürsoy, uzun yıllar kendisi de müzik öğretmenliği ve birçok kurumda koro şefliği yaptı ve şu anda halen Ankara’da ODTÜ THM mezunları korosunu çalıştırıyor. Benim ne kadar hevesli olduğumu görünce yardımcı olmaya karar verdi ve bana bir adres verdi. “Maltepe’de şu adrese gel, derneğimizin adı Folktur Halk Oyunları ve Halk Müziği Derneği”dedi. Meğerse Mehmet Ali Hoca o derneğin koro şefiymiş. Çok isabetli bir bağlantı kurduğumu anlamıştım.

Beni oraya davet etmişti sağolsun, derneğin kapısından içeriye ilk girdiğimdeki heyecanı ve yaşadığım şoku nasıl tarif edebilirim bilmiyorum ama insanların enstrümanlarını nasıl çaldıklarını çok büyük büyük bir şaşkınlık ve merakla izliyordum. Yaklaşık 6 ay boyunca elime saz almadan sadece görerek ve dinleyerek ama oldukça ısrarcı ve düzenli bir şekilde her hafta derneğe gittim. Sürekli soruyor, dinliyor elimden geldiğince kendimi donatmaya çalışıyordum.

Ondan sonra yavaş yavaş çalmaya başladım ve tam da üniversite giriş sınavlarına denk gelen bir evrede, müzikle ilgili ne yapılabilirim diye düşünürken, müzik öğretmeni olmaya karar verdim. Üniversite sınavında yetenek sınavlarına girmeye hak kazandım ve 1978 yılında eski adıyla Gazi Yüksek Öğretmen Okulu, şimdiki adıyla Gazi Eğitim Fakültesi Müzik Bölümü’ne girmeye hak kazanmış oldum. Öğrencilik yıllarımda aldığım eğitim batı müziği eğitimi olmasına rağmen kendimi daha fazla geliştirebilmek ve Halk Müziği’ni de öğrenmek adına Folktur Derneği’ne gitmeye devam ettim.

Küçük yaşlardan beri kendimi geliştirme içgüdüsü ve aldığımız kültürel eğitimden dolayı pazarda büyüklerimizin çantalarını taşıyarak başlayan ardından su ve simit satarak devam eden mücadeleyi müzik anlamında da gösteriyor, bölümde okurken aynı zamanda birçok çalışma yapıyordum.

O aralar Coşkun Güla isminde ileri bağlama teknikleri kullanan ve eğitimini veren bir hocayı işittim. Hayatımda teknik çalışmalar için özel ders aldığım ilk ve tek kişidir Coşkun Hoca, yine o sıralar Osman Özdenkçi’nin yeğeni şimdilerde emekli, Kültür Bakanlığı saz sanatçısı Levent Özdenkçi ile çalışmalarımız oldu ve birçok TRT sanatçısıyla tanışıp program ve korolarda beraber çalışma fırsatı buldum.

Birgün bir arkadaşımın evinde otururken köşede duran bir saz olduğunu farkettim ama sazın hali içler acısıydı. Kirden simsiyah olmuş, yağ pas içerisindeydi ve üstünde sadece bir teli vardı. Arkadaşıma sazı ödünç alıp alamayacağımı sordum. “Tabii tabii al git, biz de kurtulmuş oluruz” dedi.

Okuldan mezun olduktan sonraki süreç nasıl gelişti?

Babam emekli olduktan sonra ticaretle uğraşmaya başlamıştı ve haliyle ben de okuldan ve diğer çalışmalarımdan arta kalan zamanlarımda babama yardım ediyor; ticarette de müzik alanında olduğum kadar aktif olarak yer alıyordum.

1982 yılında mezun olduktan sonra aynı zamanda ticaretle de uğraştığım için çok iyi para kazanmama rağmen aylık 50,000 Liralık bir geliri tepip, idealistlik uğruna babama da bu işi ne kadar sevdiğimi ve istediğimi anlatıp bilinçli olarak seçtiğim bu yolda öğretmen olarak ilk görevime 18,000 Liralık aylık maaşla Malatya Arapgir’de başladım. Çok zahmetli ve uzun süren bir yolculukla otobüsle Ankara’dan Malatya’ya, ardından daha küçük vasıtalarla yaklaşık dört saatte ilçeye varılıyordu. İlçeye gider gitmez çok hızlı bir şekilde çalışmalara başlayıp kısa zamanda verim almaya başladım. Oradaki yöresel ekiplerle tanışıp, küçük oluşumlarla öğrencilerimizle beraber birçok konser verdik ve halk oyunları çalışmaları yaptık. Çocuk korosu ve blok flüt korosu da o dönem yoğun çalıştığımız ve bir çok programda yer aldığımız projelerden bazılarıydı. Tüm bu verimlilik ve aktif geçen süreye rağmen birçok konuda kendimi kısıtlanmış ve normal hayattan kopuk hissetmeye başlamıştım.
Büyük şehirden toplamda 16 saatlik bir yolculuğun ardından gelinen ilçe -ki iletişim araçlarının şimdilerde olduğu kadar gelişmiş olmadığını düşünürsek-, çok sevmeme rağmen gösterdiğim fedakarlık sadece bir buçuk yıl kadar sürdü. Yaptığım işin ne kadar kutsal ve önemli olduğunu biliyor ve inanılmaz derecede seviyordum fakat özellikle Türk Halk Müziği alanında yapmak istediklerimi ve hayallerimi gerçekleştirebilme adına, çok da verimli ve aktif bir öğretmen olduğumu düşündüğüm halde görevimden istifa edip Ankara’ya döndüm.

Dernek çalışmalarına kaldığım yerden ve daha yoğun bir şekilde devam ettim. O sıralar Açıklamalı Halk Müziği ve Bağlamada Tezene Tavırları adında dönemin TRT sanatçılarıyla beraber, Coşkun Güla hocamıza ait bir projeyle mezun olduğum okulda çok büyük bir konser verdik. Yaklaşık dört yıl boyunca çok ama çok çalışarak bağlama alanında kendimi geliştirmeye devam ettim. 1987 Mart ayında Ankara’da TRT için sınav açıldı, fakat birçok enstrüman ve dalda müzisyen alınacakken bağlama için sadece bir kişi kadrolanacaktı. Şansımın çok az olduğunu bilmeme rağmen başvuruyu yapıp denemek istedim ve kendimi daha sıkı bir çalışma programının içine dahil ederek sınava girdim ve birçok kişiye rağmen aralarından sıyrılıp TRT’ye bu şekilde girmiş oldum. Yaklaşık 22 yıl sürecek olan bir serüven böylece başlamış oldu.

Okuyucularımıza TRT döneminden kısaca bahsedebilir misiniz?

TRT Halk Müziği Bölümü Muzaffer Sarısözen öncülüğünde 1945’lerden sonra büyük emek, çalışma, derleme ve arşivleme sonucunda kuruldu. Günümüze kadar birçok eserin derlemesi Muzaffer Sarısözen tarafından gerçekleştirilmiştir. İnanılmaz disiplin ve adeta bir okul edasıyla, yapılan tüm çekimler, konserler, festivaller, turneler ve çalışma fırsatı bulduğumuz birçok değerli sanatçı hayatımın her evresinde kendimi geliştirmeme sebep oldu.

22 yıllık TRT geçmişinizin ardından emekli olarak İsveç’te nasıl bir hayat düzeni kurmayı planlamıştınız?

İsveç’e gelip gittiğim dönemlerde ara sıra yapılan etkinlik ve organizasyonlarda yer alıyordum. Bu durum İsveç’i tanıma anlamında benim için de bir ısınma turu gibi olmuştu. Tüm bunlara bağlı olarak İsveç’e geldiğim ilk dönemlerden itibaren yoğun bir şekilde çalışmaya başladım.

 


nazim onay TRT

TRT Halk Müziği Bölümü,

Muzaffer Sarısözen öncülüğünde 1945’lerden sonra büyük emek, çalışma, derleme ve arşivleme sonucunda kuruldu. Günümüze kadar birçok eserin derlemesi Mustafa Sarısözen tarafından gerçekleştirilmiştir. İnanılmaz disiplin ve adeta bir okul edasıyla, yapılan tüm çekimler, konserler, festivaller, turneler ve çalışma fırsatı bulduğumuz birçok değerli sanatçı hayatımın her evresinde kendimi geliştirmeme sebep oldu.


Nazım Bey, bizlere İsveç’e ilk geldiğiniz dönemlerde müzik adına yaşadıklarınızı aktarır mısınız?

Özellikle son on yıldır İsveç’e ara ara gelmelerimden ötürü, az çok buradaki durumun farkındaydım ve kendimi neyle karşılaşacağım ve ne yapacağım konusunda hazırlamıştım. 2010 yılnda İrfan Bey’in korodan ayrılmasıyla hemen hemen hiç mesleki boşluk yaşamadan iki yıl boyunca bu koroyu yönettim, o sıralar Türkiye’de çalıştığım dönemden daha da yoğun bir dönem başlamıştı benim için.

Bildiğimiz kadarıyla Nazım Onay Kulturskolan’ın kadrolu öğretmenlerinden biri. Bu durum nasıl gelişti ve gerçekleşti?

İsveç’te yaşayan çok değerli müzisyen Ahmet Hacı Tekbilek’in önerisiyle başladım çalışmaya. Ahmet Hocam’ın emekliliğe ayrılmasının ardından, dört öğrenciyle başladığımız proje genişleyerek ve daha da yoğunlaşarak, şu anda altı ayrı bölgede yaklaşık elli öğrencimizle birlikte çalışıyor ve sık sık konserler düzenleyerek ulaşabildiğimiz herkese sanat sevgisini aşılamaya çalışıyoruz.

 

Röportajımızın sonlarına doğru yaklaşıyoruz, Nazım Bey burada yaşayan gençler ve insanlara neler söylemek istersiniz veya iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var, bambaşka kültürden gelen bir eğitimci olarak, İsveç’in sanatsal ve kültürel aktivitelere verdiği desteğin bir parçası olmaktan dolayı inanılmaz mutlu ve aynı zamanda kendi kültürümüzü de yaşadığımız çalışmalarla ve tanıştığımız öğrenci ve aileleriyle paylaşmaktan dolayı çok değerli bir yapının içerisinde yer aldığımın farkındayım ve buna saygı duyuyorum. Memleketimizde yetişen kültürel zenginliği buradaki nesillere aktarmak, tıpkı bir kültür köprüsü olmak gibi. Disiplinli bir eğitim yapısından geldiğim için verdiğim müzik eğitiminin yanı sıra burada yaşayan nesile, disiplinli çalışmayı, başarıya ulaşmanın yolunu, ortak çalışma prensiplerini de verdiğimiz eğitimler içerisinde sık sık dile getiriyor ve öğrencilerimize aktarıyoruz.

Bir eğitimci olarak söylemek istediğim tek şey, böyle bir yapının parçası olmak için herkesi eğitimlerimize davet ediyoruz. Aynı zamanda kurduğumuz dernek çatısı altında gönüllü olarak çalışmalar yapıyor, yeni gruplar oluşturuyor ve konserler düzenliyoruz. Konusu açılmışken belirtmekte fayda var. 13 Mayıs 2017 tarihinde Hägerstensåsen’de özel bir konser hazırlığı içerisindeyiz.

Nazım Bey size bu keyif dolu sohbet için sonsuz teşekkürlerimizi sunuyor, bizlere ve okuyucularımıza verdiğiniz bilgiler ve aktardığınız tecrübeler için minnettarlığımızı iletiyoruz. Tıpkı bir misyoner gibi üstlendiğiniz bu görevde en kısa zamanda daha da başarılı işler yapacağınızı biliyor ve Sanat Magasin ekibi olarak bu gelişmelerin takipçisi ve duyurucusu olacağımızı özellikle belirtmek istiyoruz.

Ben de yaptığınız bu özel girişim ve sanat adına attığınız bu büyük adım için sizleri tebrik ediyorum. İsveç için çok faydalı olacağınıza inanıyorum. Buradaki kültür sanat hayatı için, bizlerin yaptığı işlerin daha fazla kitlelere ulaşmasını sağlayan bir kurum olarak en kısa zamanda hak ettiğiniz noktaya ulaşacağınızdan hiç şüphem yok. İleriki dönemlerde birlikte çalışmayı umut ediyor ve herkese sonsuz sevgi ve saygılarımı sunuyorum.